Мақолалар

Ayna

Dün o, göl kenarında Tamara adında bir kızla tanıştı.  

İlk önce fark etmemiş, yan yana yatıyorlarmış meğer kıyıda. Onların başucundan bir sürü çocuk koşarak geçti ve biri “Ay!” diye bağırıverdi. Ses, beklenmedik bir anda hemen yanından duyulunca irkildi. Sırt üstü yattığı yerden sesin geldiği tarafa baktı: kızı da o an gördü. Kız, güneşte yanan bacaklarını açarak oturmuş, ince parmaklarıyla sağ gözünü ovuyordu. “Kum sıçratmışlar” diye düşündü ve henüz uzaklaşmamış olan çocukların ardından bağırdı:

  •  Sizi akılsızlar sizi! Koşmaya başka yer bulamadınız mı?

4Tekrar kıza baktı ama hemen gözlerini başka tarafa çevirdi. “Yaptığı iyilik için iltifat etmemi bekliyor” demesin diye düşündü.

Kız, hâlâ gözlerini ovuyor fakat bu sefer deminkinden daha alçak ve daha çekici bir sesle “ay-ay” diyordu.

Delikanlı, başını yavaşça kaldırarak gökyüzüne baktı, gökte yüzen bulutları izledi.

  •  Bakar mısınız? dedi kız birdinbire. Gözlerimi açamıyorum…

Delikanlı, hata yaptığını anladı, kızardı. Düşündüğü şeye bak, kızın sözleri direk kalbine inmişti. Niçin yardım etmeyi akıl edemedi. Mahcup olmuştu. Yavaşça kızın karşısına oturdu. Heyecanlanarak titreyen ellerini onun alnına dokundurdu. (Kanı kaynadı, hoş bir koku genzini yaktı.) Kız vücudunu arkaya çekerek çenesini kaldırdı, sanki bir an için bütün varlığını delikanlının eline teslim etmişti. Öne çıkan göğüsleri delikanlının duyarlı vücuduna dokunarak onu öyle yaktı ki, bu halini daha sonra düşündüğünde de akıl erdiremedi. Gerçekten nasıl da dayanabilmişti! Evet, o dayandı. Üstelik kızın açık eflatun renge boyanmış güzel göz kapaklarını parmaklarıyla açarak üç defa “püf çık, püf çık” da dedi. Kum tanesi mi çıktı yoksa onun nefesi yanaklarını mı gıdıkladı, kız güldü. Bu gülme, o kadar doğal ve içtendi ki aradaki çekingenlik bir anda dağılıvermişti.

Biraz dolgun olduğunu dikkate almazsak ondan daha güzel kız yoktu dünyada! Mavi deniz, çalkantılı dalgaların resmi bulunan bikinisi kızın vücuduna, göğüslerine o kadar yakışmıştı ki, ona baktıkça delikanlının nefesi kesiliyordu. Sonra… Tanıştılar.

Sabir’in öğrenci olduğunu öğrenince Tamara nedense daha açık konuşmaya başladı.

  •  Öğrencileri severim, güzel insanlar! dedi. “En sevdiğim Raskolnikov, o da öğrenciydi!”

“Doğru, Raskolnikov öğrenciydi. Ben de öğrenciyim, fakat onu hiç sevmiyorum!” diye aklından geçirdi Sabir, ama kızla birlikte gülümsedi.

Sonra ikisi birlikte yüzdüler, birlikte kumda güneşin keskin ışıklarına vücutlarını verip yattılar. Ertesi günün serinliğinde buluşmaya karar vererek ayrıldılar…

Sabir, şu anda dolabın boy aynası karşısında durarak o buluşma için hazırlık yapıyordu.

O, yaz tatili için köye gitmedi. Gitseydi iki ayını konsolosun köpeği gibi boşuna geçirmiş olacaktı. En iyisi, şehirde kalarak iş bulmak, para biriktirmekti. Bir aydır odasında yalnız… Akşam saatinde canı çekerse dışarı çıkıp gezer, diğer zamanlarda ise yorganına bürünerek yatar. Bu yaz ilk defa dün yüzmeye gitmişti. Beklenmedik tanışma, onu tamamen şaşırttı.

Şanssız adama hiç beklenmedik yerde şans gülümsediğinde övünmek için birilerini arar insan. Böyle durumda seni dinleyecek birini bulamazsan vay hâline! Bu, altın balık tuttuğunda kayığının devrilmesine benzer. Bu yüzden gönlünün bir ucu biraz gamlı ise de buluşma anı yaklaştıkça sevinçten havaya uçacak gibi oluyordu.

Atlet giymiş hâlde aynaya bakarken düşünüyordu: “Peki, o kadar güzel bir kızı bana bağlayan bendeki nedir? Kızlar, delikanlıların güzelliklerini önemsemezler, derler. Boş lâf! Çenesi biçimsiz, burnu yassı, çirkin beceriksizden kim hoşlanır? Kum, aslında bir bahane, sözün doğrusu, ben ona değil o bana can atıyor! Tabii ki o çirkinlerden farkım var!”

Sabir, aynada omuzlarına uzun uzun baktı, sonra gözlerine inanamadı: yapısı o kadar da biçimsiz değilmiş aslında! Önceleri zayıf gibi gelen bilekleri şimdi daha güçlü göründü. Ellerini iki yanına bırakarak derin nefes aldı, göğüslerini gerdi, güreşçiler gibi! Dirseğini bükerek var gücüyle elini yumruk hâline getirdi, kasları kabardı. Güzel! Sonra aynaya sırtını döndü. Omuzları üzerinden baktı: her şey tamam! “Hayır, delikanlı seçerken kızlar yanılmazlar” dedi kendi kendine. “Buluşmayı kendisi teklif etti, demek ki var bir şey!”

Sabir, bir şarkı mırıldanarak giyinmeye başladı. Sokağa çıktığında deminki hâl ona eşlik etti.

Kaldırım gençlerle dolu, türlü elbiseler giyinmiş güzel kızlar ve “biçimsiz” delikanlılar… Sabir, gönlü dağlar kadar yükselerek yoluna devam etti. Bir sonraki durağa kadar yaya gitmek istedi. Uçar adım bu durağı geçti. Yolda giderken herkesin dikkatini çekmeye çalışıyor, özellikle kızların kendisine baktığını düşünerek neşesi bir kat daha artıyordu.

Derken beklenmedik bir “kaza”dan dolayı az kalsın ağlayacaktı: kalabalığın arasından bir vücut ayrılarak, karşı taraftan kaldırımı tek başına doldurarak gelmeye başladı. Sabir’in gözleri istemeyerek o “vücud”a çevrildi. “Vücut”, geniş omuzlu, uzun boylu, adaleli, saksı gibi kafası kalın boynuna sağlamca yerleşmiş, etrafına aldırmadan kartal gibi bakarak gelen bir delikanlıydı. Sabir’in adımı yavaşladı. Sanki vücudu birdenbire küçülmüş gibiydi, ayakları takıldı. “Vücut”, o vakarla ve o bakışla hemen yanından geçti. Sabir, her ne kadar kendini tutmaya çalıştıysa da olmadı, dönüp arkasına baktı. “Aramızda neredeyse bir ya da iki yaş fark var…” diye düşündü teessüf ederek.

“Vücut”, uzaklaşınca Sabir tekrar kalabalığa baktı. Artık deminki neşenin en ufak parçası bile kalmamıştı, sanki kanatları kırılmıştı.

Şehrin kenarındaki çayhane[1]ye biraz gecikerek saat yedi sularında vardı. Çayhanenin içi ve dışı yüzmeye gelenlerle tıka basa doluydu. Buna rağmen Tamara’yı bulurken zorlanmadı.

  •  Çok susadım, dedi Sabir sadece konuşmaya başlayabilmek için. “Birer bardak hoşaf içelim mi?”
  •  Aç karnına mı? dedi Tamara gülümseyerek. “Oo, ben çoktan gelmiştim.”

Sabir, cebinde bulunan tüm serveti beş som[2]u tutup sıktı.

Büyük bir çınarın altındaki masaya gelip oturdular. Sabir, iki tabak yemek getirdi.

Mantıyı daha yenice ağızlarına atmışlardı ki, şık giyimli, titizlikle kesilmiş bıyığı kendine çok yakışmış, vücudu Sabir’e göre daha dik bir delikanlı gülümseyerek onlara yaklaştı:

  •  Oturabilir miyim?

İki sandalye müsaitti. Cevabı beklemeden birine gelip oturdu. Delikanlı, konuşmadan önce Sabir’e, sonra Tamara’ya baktı:

  •  Mantı mı yiyorsunuz? dedi.

Sabir, delikanlıyı dikkatle süzdü. Onun kızlarınki gibi güzel kaş ve gözlerini, saçlarını görünce “Yanlış bir şey söylemez İnşallah” diye telaşlandı. Ağzındaki mantıyı çiğnemeden yutuverdi. Üstelik Tamara aldırmadan: “Görmüyor musunuz?” dedi ve gözleri parlayarak yemek yemeye devam etti. Delikanlı elindeki altın zincirli anahtarı masaya koydu.

  •  İyice yüzdükten sonra mantı da boğazdan ne güzel geçiyordur, değil mi?

Bu sözün niçin söylendiğini Sabir anlayamadı. Tamara ise kahkahayla gülmekten kendini alamadı:

  •  Yanıldınız, Saşa ve ben mantıyı yüzmeden önce yemeyi tercih ettik!

Delikanlı, Tamara’ya bakarak gülümsedi. Sonra gülsem mi gülmesem mi diye bakan Sabir’e:

  • Arkadaş! Adınız Saşa’ymış neden susuyorsunuz? dedi.

Delikanlı kabalık etmediyse de Sabir de çocuk değildi, kendisinin ustaca aşağılandığını hissetti. Hissetti, ama buna uygun karşılık vermeyi düşünerek susup kaldı. Sonra zar zor:

  • Hayır, Saşa değil, Sabir… Rusça Saşa… dedi ve o an yanlış yaptığını anlayarak kendi kendine: “Senden bu sözleri mi bekliyor, geri zekâlı!” dedi.
  • Ha-ha-ha! Demek Rusça ha! Rusça Saşa’ysa ne güzel! O zaman kendimi tanıtayım. Hamit. Rusçası nasıl, bilmem ki! Allah Allah, hiç düşünmemiştim bunu. Ha-ha-ha!

Sabir, terlemeye başlamıştı. Özellikle Tamara çekinmeden delikanlıya adını söylediğinde masaya apışıp kaldı.

  • Şöyle yapalım, Tamara ve Saş-şa! diye söze başladı Hamit kibirli kibirli gülümseyerek.  “Şimdi bir şampanyayla iki kebabı midemize indirelim ve benim arabama binerek havuzun en güzel yerine gidelim. Birlikte yüzeriz. Guguş[3]un en güzel şarkılarını dinleyerek eğleniriz. Ne dersiniz Tamara Hanım!”

Sabir’in dili damağına yapışmıştı. Kim bu delikanlı? Ne istiyor? Neler oluyor? Sabir odaklanmaya çalışıyor ama içindeki korku buna izin vermiyordu. Olası tehlikeyi önlemek için çare bulamayıp kıza baktı: “Hayır desene, aptal! Söyle, hayır de! Hayır, siz fazlasınız burada de, o kadar!”

Ama kız Sabir’in bütün ricalarını boşa çıkardı:

  • Peki, dedi. “Ne kaybederiz ki, değil mi Saşa? Ama bir şartla, en fazla bir saat yüzeriz.”
  • Tabii! dedi Hamit sevinerek. “O zamana kadar karanlık çökmüş olur, karanlıkta kim yüzer ki?”

Her şey bir anda oldu: şampanya, kebap, yaşına uygun olmayan göbekli kantinci, bir şişe daha şampanya ve nihayet süt rengi Jiguli.[4]

Araba yerinden kalkarken arka koltuktan bir şeyin gürültüsü duyuldu. Hamit’le göbekli kantinciye içinden söven Sabir irkildi, can havliyle arkasına baktı. Arabanın iki köşesindeki simsiyah hoparlörden çıkan gürleme, yavaşça hoş bir müziğe dönüştü. Müzikle birlikte Sabir’in hemen kulağının dibinde Tamara’nın şen sesi duyuldu:

  • A! Bu çok güzel! Ben ona bayılıyorum!

Sabir’in tepesi attı: “Müziğini de seni de! Aptal!”

Araba tenha bir yerde durdu. İndiler. Arabanın dört kapısını açarak müziğin sesini sonuna kadar açtılar. Kıyıda yakıcı ses yankılandı.

Elbiselerini çıkardılar. Kız, dünkü mavi deniz resmi bulunan bikinisini, Hamit mayosunu, kantinci de dizlerine kadar inen şortunu giymişti.

Suya açıldıklarında Tamara’yı tanıyamadı: birkaç tuhaf bakışını saymazsak Sabir’i tamamen unutmuştu. Üstelik Hamit’le kantincinin nahoş hareketleri, sözleri açıkça hakaret içermeye başlamıştı. Sabir, dünyadaki bütün güzel kızlara lânet okuyarak sudan çıktı.

Güneş, daha yeni batmış, hava serinlemişti. Sabir, kıyıdaki salkım söğütler arasından ışıldayan guruba gözlerini dikti. İstemeyerek eline kum alıp arabaya saçıverdi ve birdenbire… Bırakıp gitsem olmaz mı? diye düşündü. Diğer taraftan Tamara’yı bunların niyetinden haberdar etmek istedi. Ama sonra vazgeçti. Tamara çocuk değil ki, bunu anlamamış olsun! Şeker vermek için getirmediler ya buraya!

Sabir, öfkeyle göle doğru baktı. Kıyıya yakın yerde üçü çığlık atarak eğleniyor, onların sesi arabadan gelen müzik sesinden daha yüksek çıkıyordu. Hamit, kızı suda boğmak için onun boynundan, belinden kucaklıyor; kız da balık gibi çırpınarak eli ve ayaklarıyla suya vuruyordu. Kantinci büyükçe dudaklarını açmış, onları seyrediyordu. Ara sıra “beni de ihmal etmeyin” der gibi onlara su sıçratıyordu.

Sabir aşağılanmıştı, öfkeyle gölden yüzünü çevirdi…

Kumda nemli iz bırakarak simsiyah tüylü iki bacak göründü. Siyah şortunu mayo gibi kısaltan kantinci, Sabir’in karşısına gelip oturdu:

  • Sen neden yüzmüyorsun, kardeşim!
  • Nerelisin?

Sabir sersemledi. “Ne olursa olsun, öğrenci olduğumu anlamamalı!” dedi içinden ve yalan konuşmaya başladı. Yakınlarda bildiği sokaklardan birinin adını söyledi. Ticaretle uğraşıyorum, dedi. Öyle korkak görünmemesi lâzım, değil mi? Becerebildiği kadar şehir şivesinde konuşmaya çalıştı. Ama beceriksiz aktör gibi sesi titreyerek kendini ele vermiş olmalı ki kantinci onun sözünü kesti:

  • Bana bak, kardeşim! En iyisi sen burayı unut! Biliyorum o, senin kimsen değil. Bırak, git! Onun yüzünden başına bir şey gelmesin!

Hem korku hem öfkeden Sabir tir tir titremeye başladı.

  • Ya Tamara? dedi zayıf ses tonuyla.

Kantinci sinsi sinsi gülümsedi. Gel, istersen fazla konuşmayalım! Öfkeliyim, görüyorsun, göl de çok derin… diyerek gururla yerinden kalktı: Tamam dersen, araba var seni evine bırakabilirim. Onlara şampanya getireceğimizi söyleyeceğiz. Hadi, giyin!

Kantinci, emrinin itirazsız yerine getirileceğinden emin bir tavırla öteye gitti. Sabir, öylece oturuyordu. Gözleri kumla dolmuş, ne şen çığlıkları ne de Guguş’un hoş müziğini işitiyordu. Ne kadar süre geçti, bilemedi. Derken kantincinin bulunduğu yerde Tamara belirdi. Dizlerini kucaklayarak oturan Sabir’in üzerinde bir an donakaldı. Sonra alnına yapışmış olan saçlarını, parmaklarıyla iki tarafa açarak yüzünü avuçlarının arasına aldı ve onun gözlerine baktı.

  • Saşa, dedi fısıldayarak.

Delikanlı karşılık vermedi.

  • Buradan git Saşa, dedi Tamara aynı ses tonuyla.

Sabir başını kaldırdı.

  • Neden?
  • Bilmiyorum… Ama gitmelisin Saşa…
  • Gitmeyeceğim Tamara, seni bırakıp gidemem…
  • Hayır, gideceksin! Seni sağ bırakmazlar bunlar!
  • Ya seni? Seni sağ bırakırlar mı?
  • Beni düşünme!

Kız yerinden kalktı, nasıl sessiz geldiyse öyle sessiz kayboldu. Tıpkı hayalet gibi. Sabir tekrar yalnız kaldı.

Sonra… Yavaşça pantolonunu giydi, terliğini ayağına iliştirdi. Gömleğini kum üzerinde süründürerek gitmeye başladı. Hiçbir şeyi düşünmedi, kimseye sövmedi. Gömleğini öylesine alıp gidiverdi. Biraz ilerleyince istemeyerek arkasına döndü: kıyıyı, arabayı, bellerine kadar suya girmiş olan üç kişiyi gördü, ama hangisinin kim olduğunu fark etmek zordu.

Göl, yatırılmış büyük bir aynaya benziyordu. Karanlık çökünce fersizleşen gökyüzü bu aynaya gölge salmıştı.

Sabir, ağır adımlarla caddeye geldiğinde durakta bekleyen otobüsü gördü. Ama yetişemedi, durağa varıncaya kadar otobüs kalkmıştı.

Otobüsün arka penceresinde bir kızın oturduğunu görünce Sabir’in dikkati dağıldı: “Kim bu kız? Tanıdık yüz… Aa!”

Delikanlı, otobüsteki kızı Tamara’ya benzetti. Ama…

“Ya seni? Seni sağ bırakırlar mı?”

“Beni düşünme!”

Nurullah Muhammed Raufhan

Темрин журнали, 71 сони, 2015 йил.

 

 


[1] Özbekistan’da genellikle su kenarlarında, yeşil alanlarda, şehrin kalabalığından uzak yerlerde bulunan ve yenilip içilen, eğlenilen, sohbet edilen dinlenme tesislerine çayhane denir. Hem tesislerde pişirilen hazır yemeklerden alma hem de kumanya götürüp pişirme (kendin pişir kendin ye) imkânı vardır.

[2] Özbekistan para birimi.

[3] Ünlü Gürcü şarkıcı.

[4] Lada marka Rus otomobilinin bir modeli.

nurullohuz.com