Çile

Çile

Çocuklarımın annesine ve bütün içerdekilere atfettim.

Yesili Kul Hace Ahmet, altmış üç yaşında yer altına girmişse, O, bu işi kırk yaşını geçer geçmez yaptı. Sebebini açıklayamaz ama birdenbire yer üstünden usandı. Bir gün uykudan uyandı ve kendini tarla sincabı hissetti, ön ayaklarıyla sert toprağı kazmaya başladı. Çabucak açılan çukura başıyla daldı ve üç dört günde bahçeyi yumuşak toprakla doldurdu.

 

Topraktan oluşan tepeye bakarak çukurun epeyce derin olduğu anlaşılıyordu.

Fakat O, sincap değil, bir adamdı. Çukuru kışın kullanacağı gıdaları korumak için kazmadı, geride kalan ömrünü yer altında geçirmek için, rahatını kaybeden gönlüne rahatlık bulmak için kazdı.

 

Düşüne düşüne çukura “çilehane” adını verdi. Bu terim, o kadar hoşuna gitmedi ama geleneği bozmadı: çilehane, eskiden kullanılan bir kelimedir. Eskimiş olabilir ama dilden tamamen düşmemiştir. Bir şeyleri hatırlatır. Farklı isim verse tam uyabilir fakat adamlar onu anlamada güçlük çekerler. İnsanoğlu bilmediğinin düşmanıdır, bilmeyince iyiden de nefret edebilir. İşte o zaman her şey karışır: Yerin altına mı girmiş? Yerin üstünü beğenmemiş mi?.. Kendince eğlenmek mi istemiş?.. Olmaz!.. Başkalardan neyin fazla? Yoksa bizim bir eksiğimiz mi var?.. gibi sözler çoğalır. Yerin üstünde yürüsen bir türlü, yerin dibine girsen bir türlü — lâfa kalırsın. Allah’ı severseniz dinleyin. Bir yerim fazla olduğundan ya da sizi aşağılamak için girmedim yerin altına. Fazlam olsa, yerin üstünde rahatıma bakmaz mıydım?… denilebilir fakat o inatçıları inandırmak çok zordur.

Ha aklıma gelmişken, Yesili Kul Hace Ahmet neden girmişti yerin altına? O da mı usanmıştı? Sıkılmış mıydı? Bizar mı olmuştu? Onun bu davranışına etraftakiler nasıl bakmışlardı?

“Altmış üçte yer altına girdim ben”, der bir şiirinde. Hikmet sahipleri: “Altmış üç, peygamber yaşıdır. Peygamber yaşından sonrasını yer üstünde yaşamak istemedi” derler.

Herhalde onun çekilmesi anlaşılabilir. Onun gâyesi vardı ama ben nasıl anlatırım? Benim gâyem nedir? diye düşünür O. Ne yolun sonundayım ne Peygamber yaşını geçtim, tam güç kazandığım bir yaştayım. Benim bu sevdamın bir rengi, bir şekli olmalı ya!

Belki de vardır. Belki de ben anlamıyorum. Koskoca yer üstü varken durup dururken dar ve rutubetli yer altını arzular mı insan!

Bir yandan evde rahat bırakmıyorlar. Karım her gün sitem eder:

– Neler yaptığınızın farkında mısınız bey? Çıksanıza yukarıya! Ya birileri duyarsa? Ne düşünür? Beni suçlamazlar mı sonra? Allah aşkına, yer üstüne çıkın! Onca yıl fena yaşadık ya. Karısı çukura atmış demezler mi? Çocuklarınız da evlenecek yaşa geldiler. Nerdeyse onları evlendirecekken nedir bu yaptığınız?

Oğullar şikâyet ederler:

– Babacığım! Arkadaşlarımızın yanında utandırmayın bizi?!

Kızlar yalvarırlar:

– Babacığım, lütfen çıkın oradan!..

O, kararını sıkı tuttu. Açığa çıkmadı. Bir ses bile etmedi. Faydası da yoktu. Nasılsa anlatamayacak. Konuşursam aciz biri olduğum anlaşılır ve… kaybederim. En iyisi, susmaktır. Sustu ve kazandı. Vaktiyle karısı da, evlatları da, hatta bazı yakınları ve arkadaşları da Onun bu davranışlarına alıştılar.

Aradan on yıldan fazla zaman geçmiş ki O, hâlâ… tarla sincabı gibi kazdığı çukurunun içinde… Çukurun tavanına gözlerini dikerek hayale dalmıştır. Yemek getiren karısına ara sıra birkaç lâf eder:

– Havalar nasıl yer üstünde? diye sorar.

– Siz sıcak yere yerleşmişsiniz, yer üstü hâlâ soğuk, diye lâf sokar karısı. Sonra da sitem etmeye başlar: – Nedense kış bayağı uzadı. Havalar da düzelmedi, gök yüzü de açılayım demiyor. Her gün, gün ara yağışlı. Güneşi görmeyeli de epey zaman oldu.

Bunları O da biliyor. Çilehanesine kar yağmıyorsa da soğuğu hissedilir. Aslında karısı burayı boşuna sıcak diyor. Bu sıcaklık Onun zaten yanan içine daha neler püskürdüğünü nerden bilebilir ki kadıncağız. Yine de kendini aklamaz, konuyu değiştirir:

– Başka?

– Sakin…

Hayır, karım beni oyalıyor. Yukarısı hiç de sakin değil. Sakin olsa benim içim de sakin olurdu. Hiç rahat olamıyorum ya. Demek ki hâlâ yukarısı sakin değil, diye sonuca varır O.

Aslında bu gibi sorulara karısı çoktan alışmıştır. İsterse cevaplar, istemediğinde de pek aldırmaz, kurcalamaz. Önceleri: yalnızlığa doymuşsunuzdur. Artık çıkıp adamlara katılın, hayatın tadını çıkarın, diyordu. Sonradan fazla soru sormaz oldu, sitem de etmiyor artık. Aksine: “Hâlâ yatıyor musunuz bir şeyleri bekleyip!” diye alay ediyor. “Beni soran oldu mu?” sorusuna: “Adamlar sizi çoktan unutmuştur, kim sorabilir ki!” der kayıtsızca.

Yalnızlık iyiymiş, ben burada kendimi bağımsız hissediyorum, dedi O bir gün kendi kendine.

Tabii ki bu doğru değildi. Kendini avutmak, yanmakta olan yüreğini yatıştırmak için uydurduğu hoş bir yalandı bu. Değil bağımsız olmak, şuuru, yüreği ve bütün varlığıyla boa yılan şeklindeki garip ve ağır bir yükün, kendisinin de bir anlam veremediği duygular işkencesinde çoktan boğuluyor. İçinde nelerin cereyan ettiğini, kapalı hayatına nelerin sebep olduğunu net olarak biliyorsa da, bunu ne karısını söyleyebilirdi, ne de çocuklarına. Söyleyip de ne yaparım? Onlar kendi hayatlarını yaşasın, benim sorunlarım onları rahatsız etmesin, diyor.

Gerçekten de dert Onundu. Başka bir yüreğin bu derdi hissetmemesi, hissetse bile kaldıramaması kesindir. Derdine birisi kaldırmazsa, kaldırmak ona yük olsa içine atmak daha iyi değil mi? Yer üstünden yerin altına girmiş olmasının nedenlerinden biri de budur. Yukarıda derdi içinde taşımak bayağı zor oldu. Herhalde ağız deliktir. Bir gün derdini ağzından kaçırıverirsin. Üstelik işitmeye meraklı kulak da çok yukarıda: karısı, çocukları, gelinleri ve damatları, yakınları ve akrabaları, bir iki arkadaşı epeydir onun ağzına gözlerler, bir şeyler anlatır mı acaba, diye kulak kesilmişler. Delik kulak varken delik ağız elbette açılır, duyguları ortaya çıkar! Peki ortaya çıkmasına çıksın da fakat layıkıyla hissedilmezse değerini yitirmesi kesindir. İşte bu kötü! Onun korkusu bundan. En iyisi, bu yoksul, ukdeli duygularını içinde yaşatması daha iyi, onlara zarar vermeden korumaya en uygun yer de, yerin altıdır. Çünkü kulak yok yerde ağız da açılmaz. Açılsa bile sertçe ve zararsız hapşırmak ya da zevkle esnemek için açılabilir. Duygular ise içinde kalır, karısı bunları hayatta anlamaz.

Yesili Kul Hace Ahmed’in dünyadan kopmak, nefsini yenmek, manevî kâmilliğe kavuşmak için yeraltına girdiğini söylerler hikmet sahipleri. O, çilehaneye ineli on yılı aşkın zaman geçmesine rağmen ne dünyadan kopabildi, ne nefsini yenebildi ne de manevî kâmilliğe kavuştu. Bilakis hep yer üstüne kulak kabarttı: evindeki en küçük değişikliği de algılamaya, yukarıda neler yaşandığını anlamaya çalıştı. Çayla inen gelinine: “Kocan üzmüyor mu kızım?” gibi oyalayıcı sorular sordu. Oğulları ya da kızları görmeye geldiklerinde “Beni soran olmadı mı? Bir aksilik yok ya? Zorlanmıyorsunuz ya?” diye hal hatır sordu. Dünyada yaşananları oğulları ve damatlarından usulca öğrenmeye çalıştı. Onlar konuşunca sadece dinler, bir şey demez, konuşmak istediğinde ise “Ne de olsa sonu hayırlı olsun”der, o kadar.

Hiçbir şey söylemeden, hiçbir şey yapmadan da yaşanabilirmiş, dedi bir gün başı tavana değer gibi gerinirken kendi kendine.

Gerçi O, bir şey demiyorsa da onun hiçbir şey yapmadığı söylenemez. Geçen bu yıllar zarfında hikâye, roman, kıssa; tarihî ya da dinî eser olsun, eline ne geçtiyse hepsini okudu. Doğru, düzenli okumadı ama okudu. Bir evliya olamadıysa da ama zamanında namazını kıldı. Bunların dışında başka yapacak işi de yok. Yatar, kalkar, başını kaşınır, bazen öksürür: her neyse burası yerin altı, rutubetlidir. Vaktinin geri kalan kısmında hep düşünür. Tavanın bir noktasına gözünü dikerek hep düşünür. Onun neler düşündüğünü biz bilmiyoruz. Ama hiç sonuna yetişemiyor. Boş şeyleri düşünüyorum galiba, diye bazen hayal kırıklığına uğrar. Sonra da, nasıl olsa ben düşünüyorum, boş yatmıyorum ya, diye kendini avutur.

Önemlisi düşünmektir, düşünmeye başlamaktır. Fikir, sahibini bir gün bir menzile kadar götürür.

Belki de yukarıda önemli bir şey yok, belki de her taraf sakinlik. Benim beynimi yiyen düşünceler belki de sadece bir kuruntu. Onca insan yer üstünde yaşamıyor mu? Ben o kadar mı karamsar oldum? Herhangi bir sebep olmadan neden yerin altına girdim. Beni buna zorlayan nedir? Aileme sığmadığımı söyleyemem, çocuklarıma hakkımı helal etmişimdir. Evim barkım var. Bir insan için başka ne gerekebilir ki?

Onun fikirleri de okuduğu kitaplar kadar düzensizdi. Başı sonu yok onların. Biri bağdan, biri dağdan. Hayatını kitapta yazılanlarla, kitapta yazılanları da hayatıyla karşılaştırır. Onlardan ortak noktalar arar. Onu buna, bunu ona uydurmaya çalışır. Fakat uydurmak bu yana, birbirine bağlayamaz bile. İpucunu kaybeder. Tekrar düşüncelere dalar. Yaşadığı yıllardan anlam, yaptığı işlerden de mantık arar. Kaderinde yazılandan öte hiçbir işin olmayacağını bilir, buna inanır fakat dağınık düşüncelerini toplayamadığı için net sonuçlara varamaz. Yukarıda büyüklerin ağır ağır ayak seslerini, her tarafa koşuşan torunlarının hafif ayak seslerini dinleyerek yatarken vaktiyle Hocasının Onda görmek istediği hayatî zevki özler. “Bu delikanlıya ben hayatî zevk dilerim, bunun dışında her şey var kendisinde” demişti Hocası.

Karısı, işte bu sözleri kafasına takmıştır. Her seferinde, neden hayattan zevk alarak yaşamıyorsunuz bey? Dünyanın yükünü taşımak sizin payınıza mı düşmüş? Size bu zorluklar lâzım mı? Bakın, başkalar ne güzel yaşıyorlar hiçbir şeyi düşünmeden. Siz herkesi düşüneyim, dersiniz ama o sizin dediğiniz herkes omzuna alıp bir gün sizi mezara tıkar!..

Karısı bunları Onu çok sevdiği için mi söylüyor yoksa tam rahat yaşam süreyim dediği hayatının izden çıktığı, hayatın tadı kaçtığı için mi söylüyor. Bunu, O merak etmez, her şeyi iyi yönden düşünür. Karım beni sever, sayar, zavallıma da kolay değil, der.

Bir gün karısı evine birini getirdi. Sesinden Onun saygı duyduğu biriydi. Kocamı yer yüzüne çıkarmamızda yardımcı olun, diye rica etmiş olmalı. Ama Saygılı Adam cesaret edip çilehane deliğine başını bile sokmadı. O da geleni tanıdıysa da yuvasından çıkmadı. Mırıltılı sesleri zar zor dinleyerek yan üstü yatmaya devam etti.

– Ne zaman girmişti? diye sordu Saygılı Adam.

– On yılları geçti, cevapladı karısı. Karısının konuşurken derince içini çektiğini hissetti.

Saygılı Adam biraz düşünceye daldı galiba, sonra şakalaşır gibi:

– Siz şahitsiniz gelin hanım, bütün dünya şahidim olsun, eğer bir ay içinde çıkarsa koyun yağı ve Devzire pirinçli pilav benden! dedi tantanayla.

Sonra yer altına kulak verdi. Bir ses gelmeyince çaresiz:

– Sabırlı olun gelin hanım, bir gün kendisi çıkar. O zaman bambaşka biri olarak tazelenip çıkar. Geçmişte böyle adamlar yaşamıştır. Dikkatlerini toplamak, hayatın kirlerinden temizlenmek için çilehanelere girmişlerdi. Örneğin Yesili Kul Hace Ahmed…

Bunlara kulak misafiri olurken O, birdenbire sevindi: Saygılı Adam Onun mekanını o büyüklerin çilehanelerine benzetti! Çukura “çilehane” demekle iyi yapmışım. Bak işte, adamlar biliyormuş. Eski de olsa gönüle yakın bir kelime, diye düşündü.

Ama on yıllardan beri düşüne düşüne basit meselelere de derince yaklaşmaya öğrendiği için “çilehane” kelimesinden de hata buldu: “Çil” yakın komşularımızın dilinde “kırk” demektir, çile de “kırk günlü”dür. Eskiden çilehanede en fazla kırk gün kalınmış, çilede otururken de devamlı ibadetle meşgul olunmuş, Allah’ı anarak nefisler eğitilmiş, kalpler temizlenmiştir. Sonra yer yüzüne çıkılmış, tekrar insanlarla karışılmıştır. Ya O? On yıllardır yerin altında. Çile süresi on yıllara uzadı. Bu da yetmiyormuş gibi ne zaman açığa çıkacağını da bilmiyor. Hâl böyleyken buraya “on yıllı” demeyip “kırk günlü” dersek doğru olur mu?!

Of, dedi fikirlerinin tekrar karıştığını farkederek. Mantığın sırası mı şimdi? Hayatta her şey mantığa dayanmaz ki! Mantık, faydalı olduğu yerde mantıktır. İnsanların icat ettikleri diğer şeyler gibi insan mantığı da kusurludur. Her şey mantık terazisiyle ölçülseydi yaşam zorlaşır, insan sağı solunu karıştırırdı. Buna göre buraya da hiç tereddütsüz çilehane denebilir. Kırk gün değil, yıllardır burada oturuyorsa ne olmuş? O da, okuduğu kitaplarının diliyle, “bazı koşullara göre” Onun çilesi bu on yıllara uzadı, o kadar.

Karısının telaşlanmasına gerek yok. Onun suçlu değil. Aksine karısının önünde O kendini suçlu hisseder. Zavallı bu yıllar zarfında kışın sert soğuklarına da, yazın ateşli sıcaklarına da sabretti. Usandırırcasına yağan kar ve yağmurun nemlerini de, ağacı koparırcasına esen rüzgârın şiddetini de gördü, şikayette bulunmadı. Bunlar azmış gibi Onun kaprislerine de dayandı. Çilesine alıştı, razı oldu, çocuklarını da alıştırdı. Her gün içecek ve yiyecek getirdi. Kızlarını ve oğullarını evlendirdi. Dinlenmesi gereken yerde torunlarına baktı. Kısacası, bazı koşullara göre uzayan çileye O yer altında nasıl sabrettiyse karısı yer üstünde ondan daha çok sabır gösterdi.

Allah senden razı olsun karıcığım. Biraz daha sabret. Seni acıya maruz bıraktığımı biliyorum. Benim bu işim, birlikte kurduğumuz hayalleri kırk parçaya ayırmış olabilir. Bana kırgın olabilirsin. Benim yüzümden çocuklarımın da zorlandıklarınında farkındayım. Ama ne çare. Hayatımızın güzel olmasını istemiştim, böyle bir hayatı beklememiştim. Ben de bir insanım. Benim de gönlüm bir şeyler ister. Şayet ruhum serbest olsa, kalbim rahat etse, diye düşünmüşüm. İçeriden usandığında kimileri dışarıya çıkar. Benim onlardan farkım, dışarı çıkmadım. Damarlarımda Yesili Kul Hace Ahmed’in kanı köpürdüğünü hissetim. İçeride kaldım ve yer altına girdim. Ama niyetim iyidir. Seninki kadar benim de parlak arzularım var. Bu yüzden az daha dişini sık, Saygılı Adam’ın dediği gibi bir gün yer üstüne – huzuruna çıkarım. Beklendiği gibi olmasa da biraz yenilenerek, paklanarak çıkarım. İkimizin hayalleri birbirine kavuşacak. Hayatımız tekrar yoluna girecek. Kırkına dayandın, kırk birine de dayan. Bakarsın havalar değişir. “Her gecenin bir naharı (gündüzü), her kışın da bir baharı vardır”. Bugün değilse yarın havalar açılır elbet. Yağışlar diner, bizim evimize de güneş gülümser, günler vücudu rahatlatacak gibi ılır. Ağaçlar çiçek açar. Bu çileler de geride kalır. Yerine bir güzel çileler gelecek. Solgun yüzünde tekrar sevinç parlar. Biz seninle mutlu oluruz. Çocuklarımızın şefkatine gark olup yaşlılık şevkini tadarız. Hayatımızdan zevkler alarak yaşarız. Öyle yaşarız ki!.. O-o!

Nurullah MUHAMMED RAUFHAN

"Қардош қаламлар" журнали 2013 йил 80 сони

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*